Bayram, takvimde rastgele belirlenmiş bir gün değil; toplumların hafızasında yankılanan, ruhları besleyen bir hatıradır. Ramazan Bayramı, yalnızca bir dini ritüelin tamamlanışı değil, aynı zamanda insanın iç muhasebesinin, affın, paylaşımın ve hatırlanmanın en yüce zamanlarından biridir. Türk-İslam geleneğinde bayram, sadece bireysel bir sevinç değil, toplumsal bir bütünleşme ânıdır.

 

Eski bayramları düşündüğümde, hep aklıma ilk gelen şey, babamın aldığı yeni elbiseler ve ayakkabılar olur. Bayram sabahı giyeceğimiz o kıyafetleri, büyük bir heyecanla başucumuza koyar, sabahı zor ederdik. O yeni ayakkabıları giydiğimizde, sanki birkaç santim daha uzamış gibi hissederdik. Bayram sabahı erken kalkılır; babam sabah namazı için camiye gider, sonra ailecek köy yoluna düşerdik. Babaannemin ve dedemin elini öpmek, onların hayır duasını almak bayramın en anlamlı anlarından biriydi. Onların elleri yaşanmışlıklarla dolu, buruşuk ama sıcacıktı. O elleri öptüğümüzde, sadece bayram geleneğini değil, bir neslin hatırasını da kucaklamış olurduk. Akşama kadar köyün havasını soluyup, eski taş duvarların arasında çocukluğumuzu yaşardık. O taş duvarlar, geçmişten bugüne uzanan sessiz şahitlerdi. Bir de babaannemin biz gelmeden bir gün önce tandırda ağır ağır pişirdiği, tadı hala dimağımda olan kabak tatlısı vardı.

 

Eskiden bayram, sadece hediyelerle değil, köklerimize, ailemize ve geçmişimize duyduğumuz bağlılıkla anlam kazanırdı. Çocuklar kapı kapı dolaşıp şeker toplar, her evde ayrı bir ikramla karşılanırdı. Büyükler, “Şeker yemeyin, dişiniz çürür!” dese de, o bayram şekerlerinin tadı hiçbir zaman unutulmazdı. Ama şekerlerden daha tatlı olan şey, büyüklerin duasını almak, samimi bir sohbetin içinde kaybolmaktı. Bayramlar, insanı insan yapan değerlerin en çok hissedildiği anlardı.

 

Bugün ise bayramlar giderek sessizleşiyor. Modern hayatın getirdiği koşuşturma içinde, eski bayramların sıcaklığını ne kadar koruyabiliyoruz? Artık çocuklar kapı kapı dolaşmıyor, köy yolları eskisi kadar dolmuyor, bayram tebriği bir mesajdan ibaret hale geliyor. Büyüklerin elleri daha az öpülüyor, sofralar daha yalnız kalıyor. Teknoloji bizi bir araya getirdiğini söylese de, aslında birbirimizden uzaklaştırıyor. Eskiden bayramlaşmalar kalpten kalbe dokunan anlar olurken, şimdi birkaç saniyelik dijital mesajlarla geçiştiriliyor.

 

Ama belki de sorun bayramın değişmesi değil, bizim onu nasıl yaşadığımız. Bayramı bayram yapan, onun ruhunu kaybetmemek. Çünkü bayram, sofraların zenginleşmesi değil, gönüllerin genişlemesidir. Unutulanları hatırlamak, kırgınlıkları onarmak, kaybolan köprüleri yeniden kurmaktır. Bayramı eski sıcaklığıyla yaşamak, bir telefonla değil, bir dokunuşla, bir ziyaretle, bir tebessümle mümkündür.

 

Bayram, geçmişle gelecek arasında bir köprüdür. Bugün büyüklerimizin ellerini öperken, aslında kendi geleceğimize de bir miras bırakıyoruz. Bir gün biz de yaşlandığımızda, bayramların eskisi gibi olmadığından şikâyet etmek istemiyorsak, şimdiden o ruhu yaşatmaya başlamalıyız. Çocuklarımıza bayramı sadece bir tatil değil, bir hatıra, bir değer, bir gelenek olarak bırakmalıyız. Çünkü bayram, hatırlamak ve hatırlanmaktır.

 

Bayramınız mübarek olsun. Gönüllerde bayram olsun.