İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe’nin ve aile’si’nin Arap, Fars, ya da Türk olduğuna dair, bir takım iddia ve rivayetler varıdr; İlmî derinlikleri, icad’ları, ma’nevî hayatının zenginliği, insanların ufkunu açan eserleriyle insanların gönüllerinde silinmez izler bırakan büyük insana, herkes ve her millet sahip çıkmak ister. Hele, İmam-ı A’zam gibi, İslâm hukukunun ilk müdevvini, mensuplarının yüz milyonları aştığı bir mezheb’in imamı sözkonusu ise O’na her kavim ve millet sahip çıkmak ister.
İmam-ı A’zam, Ebû Hanife’nin kendi ifadesine göre soyunun ve atalarının Arap olmadığı kat’î’dir; Şöyleki, Bağdâdî’nin “ tarih-i Bağdâdî,” Adlı, eserinden, Abdullah İbn-i Mübarek’in nakline göre Kûfe Kadısı Abdurrahman bin Ebû Leyla( Hicrî,148/765) tarihinde vefat edince, devrin hükümdarı, Mansur, İmam-ı A’zam, Ebû Hanife’ye, Kûfe Kadılığını teklif eder. İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe, “ Kûfe halkı, ekseriyyetle Kureyş, ensar,mühâcir, Arab’lardan müteşekkildir, Bense, Arap değil, Mevâlî’denim.- MevâlÎ, Hazret-i Ömer radiya’llâhu Anh’in Hilâfeti günlerinde, Yemen, Irak- Necid, Şam ve Medâin Fütuhatında, İslâm ile şerefyab, Arap olmayan kavim ve milletlere verilen bir unvandır.- Eğer beni buraya kadı olarak ta’yin ederseniz, Arab’lar beni taşlarlar. Nitekim, Haccâc tarafından Kûfe Kadılığına ta’yin edilen, Said bin Cübeyr’in Kûfe’ye kadı olarak ta’yin edildiğini duyan Arab’lar, bu hadiseyi, “ Kıyâmetin alâmeti olarak değerlendirip bir türlü içlerine sindirememişlerdir.Benzeri misaler çoğaltırılabilinir. O devirde, Arab asabiyyetin ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Meşhûr, Türk Tarihcisi, Ravendî “ Râhatu’s-Sudûr” adlı eserinde İmam-ı A’zam’ın Türk soyundan olduğunu ifade ederek şunları söyler : Allah’a hamd olsun ki, artık İslâm’ın arkası kuvvetli ve Hanefî Mezhebi mensupları mes’utturlar. Zira, Arap, Acem ve Rus diyarında kılıç Türk’lerin elindedir. Selçuklu Sultan’ları Hanefî imamlarını o kadar himaye etmişlerdir ki, O’nun sevgisi genç ve ihtiyarların kalp’lerinde bâkî’dir.
Ba’zı, Sû-i niyet sahipleri de “ Ben, Arap değil, Mevâlî’denim,” sözünden hareketle. Dedesi’nin azatlı bir köle olduğunu iddia etmişlerdir. Kat’iyyetle yalandır, iftira’dır.
İmam-ı A’zam’ın torunu İsmail, dedelerinin esaret ya da kölelik hayatı yaşadıkları iddiaları üzerine yemin ederek şunları söylemiştir; “ Dedem Numan Hicrî, 80 yılında Kûfe’de dünya’ya geldi. Büyük dedem Sâbit daha genç yaşta iken, H. Alî ile müşerref olmuş, O’ da, O’na ve zürriyyetine du’a etmiştir. Allah’a yemin ederim,ki, Bizim üzerimize ailemize asla, kölelik vurulmamış ve asla böyle bir şey de vuku’ bulmamıştır.
20. asr’ın büyük din alimlerinden ve tarihle alakalı ma’lûmatıyla da farklı bir meki’ya sahip Merhum, Diyanet İşleri Sabık reis’lerinden Merhum, Ahmed Hamdi Akseki, “ İslâm Dini,” adlı eserinde: “ Ebû Hanîfe’nin adı, Numan bin Sâbit’dir. İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe, diye şöhret bulmuştur. Hicret’in 80. Tarihinde Kûfe’de doğdu. 150 tarihinde Bağdat’da Hakk’ın rahmetine kavuştu. Aslen, Türk’tür. Sahâbe devrine yetiştiği için de Tâbiîn’dendir..”
Muasırımız, Şemseddin Günaltay ve Fuad Köprülü, “ Türk Tarih Kngresi, Konferanslar ve Münakaşalar” adlı, Makalesinde; İmam-ı A’zam’ın Buharâ’nın güneyinde, Tirmizî Şehri ahalisinden, Zota adlı, bir Türk’ün torunu olduğunu söyleyerek şunları kayd’eder.” Burada Millî bir gururla ifade edeyim,ki, iki Türk çocuğunun; Bab oğlu Amr ile Sâbit oğlu Numan’ın fikir ve hayat sahalarında açmış oldukları serbestî’nin doğurduğu hareketi nasyonalist’ler 20. Yüz yıl Avrupasında dahî kazanma imkânı bulamamışlardır.”
İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe, Ashâb-ı Güzîn’den dört Sahâbe, rıdvânu’llâhi aleyhim ecma’în Efendilerimizle görüşmüş, sohbetlerine mazhar olmuştur; Bunlardan Enes İbn-i Mâlik, Abdullah İbn-i Ebî Evfâ ile Kûfe’de, Sehl İbn-i Sa’d es- Sâidî ile Medine’de, Ebu’t-Tufeyl Amir İbn-i Vâile ile Mekke’de görüşmüştür. Böylece, Tâbiîn’in en faziletlilerinden birisi olmuştur
Abdullah İbn-i Ebî Evfâ radiya’llâhu anhümâ’ dan rivayete göre, Müşarun-ileyhin kolunda bir kılıç darbesi( nin eseri) vardı. Abdullah: “ Ben bu yarayı Huneyn günü Resûlullah salla’llâhu aleyhi ve selem ile beraber muhârebe’de bulunduğum sırada vurularak aldım demiştir.
Sahih-i Buhârî metninde hadis’in altında şu ziyade de varıdr: Abdullah İbn-i Ebî Evfâ’ nın râvisi İsmail İbn-i Ebî Halid der ki: İbn-i Ebî Evfâ’ya : Sen Huneyn gazasında bulundun mu? Diye sordum. O da: Ondan önce ( Hudeybiye’ de bile) bulundum! Dedi.
Abdullah da, babası Ebî Evfâ da Sahâbî’dir. Kûfe’de Ashâb’dan en son vefat eden Abdulla’dır. Ve Hicret’in 86. Yılında vefat etmiştir. İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe, Abdullah İbn-i Ebî Evfâ’nın zamanına yetişmiş ve onu görmüştür. Ebû Hanîfe’nin doğum tarihi en sahih rivayete göre Hicret’in 80 târihidir. Bu hesaba göre, Ebû Hanîfe o sırada 6 yaşında bulunuyordu. Ebû Hanîfe’nin velâdet tarihi 70 senesi olduğu rivayetine göre de on altı yaşında görmüş bulunuyor. Ebû Hanîfe gibi, 16 yaşında zeki ve meraklı bir genç’in Kûfe’de bulunan son Sahâbî’yi görmemiş olması zâten muhaldir. Bu cihetle Ebû Hanîfe Hazret’leri Tâbiî şerefini hâiz’dir. Kendisine tâbÎ olunan imamların en kıdemlisi ve en efdal’idir...
İmam-ı A’zam, Ebû Hanîfe, 55 def’a hacc’etmiş, son Hacc’ında yanına delil almamış, ma’nevî bir ihtar ile, kendisine, “ dön ve kendine bir delil ittihaz et!” buyrulmuş,bu da Menâsik-i Hacc’ın tam olarak ifası için bir delilin ne kadar ehemmiyyetli olduğunu gösterir. 40 yıl, hiç uyumadan yatsı namazı abdestiyle sabah namazını kılmıştır. İçtihadına uygun, el ve ayak parmaklarını tehlil etmediği, hilallamadığı için parmak aralarının kuru kalması ihtimaliyle 40 yıllık namazlarını kaza ettiği rivayet edilir...