Günden Kalanlar

Bugün incelemesini yaptığım kitabı Japon asıllı bir romancının yazmış olması sanırım bu romana daha da bir anlam yüklüyor. O dönemin İngiliz Malikânesi başuşağını bizlere bu kadar gerçekçi yansıtabilmesi muazzam. Kitap iki Dünya Savaşı arası dönemi ele alıyor, buradan da yazarın bu romanı yazabilmek adına o dönemin İngiltere’si açısından çok büyük araştırmalar yapmış olduğunu kesinlikle anlıyorsunuz.

Romanda protagonist Stevens İngiltere’nin Oxford şehri yakınlarındaki Darlington Malikânesi’nde uzun yıllar Lord Darlington’a hizmet etmiş, işine kendini adamış ve yüksek standartları olan bir başuşaktır. Lord ölünce yeni iş vereni Amerikalı Farraday olur. Farraday, ona kendi arabasını vereceğini ve benzin masraflarını da karşılayacağını ve Stevens’in bir süreliğine izne ayrılabileceğini teklif eder. Eski iş arkadaşı Bayan Kenton’dan aldığı mektubu da düşünen Stevens, bu izne çıkmayı ve eski meslektaşını ziyaret etmeyi düşünür çünkü Bayan Kenton tarafından yazılan mektuptan, kendisinin huzurlu ve mutlu bir evlilik geçirmediğini düşünür.

Ve ardından bu yolculuğa koyulur; birkaç günlük seyahati esnasında 1920 ve 1930 yılları arasında geçen olayları hatırlamaktadır. Vakar kavramını, kusursuz bir başuşak olmayı ve babası ile yaşadıklarını düşünür. Yolculuğunda yaşadıkları ve gördükleri ile kendi mesleğini ve geçmiş yaşamını harmanlar. Bayan Kenton ile olan hikâyesi ise hüzne boğacaktır çünkü Stevens ve Bayan Kenton birlikte çalıştıkları dönemde birbirlerine karşı gerçekten hissettiklerini asla yansıtamazlar, bunun nedeni ise Stevens’in sadece işini düşünen katı tutumudur. Romanın sonunda ise tatili bitip yeniden malikâneye dönmeye karar verdiğinde bakalım nasıl bir Stevens bulacaksınız? Ve bu maceradan neler öğreneceksiniz?

Ayrıca kitapta yer alan hikâyenin içinde lordun, İngiliz aristokratlar ile Alman sempatizanları arasında malikânede görüşmeler düzenlediğini hatta ve hatta İngiliz Başbakanı, Dışişleri Bakanı ve Alman Büyükelçisi’nin bir arada olacağı bir toplantı da düzenlediğini okuyorsunuz. Ancak Lord Darlington Alman ve İngiliz güçleri arasında uzlaştırma politikasında başarısız olur. Bunun sonucunda ise Darlington, politik ve sosyal yönden düşüş yaşar.

Yaklaşık 200 sayfalık bu romanda söylenmek istenilenler aslında hiç söylenmiyor ancak siz sayfaları okurken bunları idrak ediyorsunuz, yani verilmek istenen mesajlar çok farklı bir bakış açısı ile kurgulanmış. Dili çok naif, yalın ve akıcı bir kitap olmuş. Ayrıca kitabın anlatımı Stevens tarafından yapılıyor.

Kitabın protagonisti Stevens ama betimlemeler olsun ama yaşanılan olaylarda ki anlatım dili olsun, gözümüzde o yılların bir başuşağı olarak o kadar anlaşılır ve net beliriyor ki Stevens yoluyla o dönemin İngiliz malikânelerinde işine düşkün, işini kusursuz yapmak uğruna gözü başka hiçbir şey görmeyen bir başuşağı tanımış oluyoruz. Burada da üstte belirttiğim gibi Japon asıllı olmasına rağmen, böylesine bir İngiliz dönemini okuyucusuna kusursuz veren Kazuo Ishiguro takdiri fazlasıyla hak ediyor.

Kitaptan güzel alıntılar bölümüne geçelim hadi:

“Ne de olsa, zamanı geriye döndüremezsiniz artık. İnsan oturup böyle olmasaydı nasıl olurdu diye ömür boyu kafa yoramaz. Çoğu insan kadar iyi, hatta belki daha iyi şeylere sahip olduğunu fark edip şükretmeli.”

“Neden, neden hep olduğunuzdan başka türlü görünmek zorundasınız?”

“Siz nazik, iyi niyetli beyefendiler, sorarım size, çevrenize hiç baktınız mı, dünyanın nasıl bir yer hâline geldiği konusunda bir fikriniz var mı?”

“Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez.”

Bu kitabın yazım süresini sadece dört haftada tamamlayan Ishiguro, bu süreçte İngiliz hizmetçiler ve iki Dünya Savaşı arasındaki dış politika ile ilgili araştırmalar da yapmıştır.

Kitabın arka kapak sayfasında ise kitabı tek cümle ile anlatan ve Newsweek tarafından yayımlanan çok etkileyici bir söylem yer alıyor,

“Okuru fark ettirmeden sarsan, parlak bir roman.”

Kesinlikle tavsiye ediyorum ve kütüphanenizde mutlaka yer alması gerektiğini belirtiyorum. Merak edenler için biraz da Kazuo Ishiguro’ya yer vermek istiyorum.

Kazuo Ishiguro

Japon asıllı İngiliz romancı 1954’te Japonya’nın Nagazaki şehrinde doğdu. Babasının Ulusal Oşinografi Enstitüsü’nde çalışmaya başlaması üzerine, 1960 yılında İngiltere'ye yerleştiler. Kent Üniversitesi’nde İngilizce ve felsefe eğitimi aldı. Doğu Anglia Üniversitesi’nde Malcolm Bradbury’den yaratıcı yazarlık eğitimini alarak, yüksek lisansını yaptı. Mezun olunca Londra’da sosyal hizmetler görevlisi olarak çalışmaya başladı. Yazarlık kariyerinde ilk yıllarda akıl hocası olan Angela Carter ile tanıştı.

1981 yılında üç öyküsü yayımlandı ve bu tarihten beri yazar sadece yazarlık yapıyor. İlk romanı “Uzak Tepeler” 1982 yılında Winifred Holtby Memorial Ödülü’nü kazandı. 1983’te Granta dergisi tarafından en iyi genç İngiliz yazarlar arasında gösterildi. 1986 yılında çıkan ikinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı’yla Whitbread Yılın Kitabı Ödülü’nü aldı ve Booker Ödülü’ne de aday gösterildi.

1989’da yayımlanan üçüncü romanı “Günden Kalanlar” dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Booker Ödülü’nü kazandı ve 1993’te James Ivory tarafından sinemaya uyarlandı. 1995 yılında Cheltenham Ödülü’nü kazanan romanı “Avunamayanlar”, 2000 yılında Booker Ödülü’ne ve Whitbread Ödülü’ne aday olan “Öksüzlüğümüz” yayımlandı.

Beni Asla Bırakma yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde yerini aldı, Alex Ödülü’nü aldı ve Uluslararası Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü’ne aday oldu.

2005’te The Saddest Music in the World adlı ilk uzun metraj sinema senaryosunu bitirdi. İlk öykü kitabı Noktürnler: Müziğe ve Günbatımına Dair Öyküler 2009 yılında okuyucusu ile buluştu. Yine eserleri arasında yer alan Gömülü Dev ve Klara ile Güneş yayımlandıkları yılların en büyük edebiyat olayları arasında gösterildi.

Kazuo Ishiguro, 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…